Halil MEMİŞ | MİARGEM Başkanı
Bir şehirde belediyeciliğin ne kadar başarılı olduğunu anlamak için bazen büyük meydanlara, süslü parklara, ışıklı tabelalara ya da kalabalık açılış törenlerine bakmaya gerek yoktur. Bazen mutfağa gidip musluğu açmak yeterlidir.
Çünkü musluktan akan su, yalnızca su değildir. O suyun arkasında kaynak yönetimi, altyapı yatırımı, kayıp-kaçakla mücadele, adil tarife politikası, iklim duyarlılığı ve uzun vadeli şehir planlaması vardır.
Bir şehirde su kesintileri sıklaşıyor, yağmur yağınca sokaklar göle dönüyor, kanalizasyon sistemi sorun üretiyor, arıtma tesisleri yetersiz kalıyor ya da faturalar vatandaşın adalet duygusunu zedeliyorsa; orada mesele yalnızca teknik değil, doğrudan belediyecilik meselesidir.
Çünkü su, belediyeciliğin en görünmeyen ama en hayati sınavıdır.
Bugün artık Türkiye’nin suyu bol bir ülke rahatlığıyla hareket etme lüksü yoktur. Resmî çevresel göstergelere göre Türkiye’de kişi başına düşen kullanılabilir yıllık su miktarı 2024 yılında 1.308 metreküp/yıl seviyesindedir. Ülkemizin tüketilebilir yerüstü ve yeraltı su potansiyelinin yıllık ortalama 112 milyar metreküp olduğu, bunun 61,7 milyar metreküpünün kullanıldığı belirtilmektedir. Bu tablo, suyun yalnızca çevrecilerin değil; belediye başkanlarının, belediye meclislerinin, şehir plancılarının ve vatandaşların ortak gündemi olması gerektiğini göstermektedir.
Bu nedenle yeni dönemin belediyeciliği, yalnızca görünen hizmetlerle ölçülemez. Elbette yol, kaldırım, park, sosyal tesis, kültür merkezi, temizlik ve ulaşım önemlidir. Fakat bir şehrin gerçek geleceği çoğu zaman göz önünde değil, toprağın altında şekillenir. İçme suyu hattında, kanalizasyonda, yağmur suyu drenajında, atıksu arıtma tesisinde, depoda, sayaçta ve şebeke yönetiminde…
Suyun belediyecilik açısından dört temel ekseni vardır: kayıp-kaçak ve su verimliliği, su adaleti, iklim ve şehir planlaması, atıksu-yağmur suyu yönetimi ve altyapı cesareti.
Birinci eksen, kayıp-kaçak ve su verimliliğidir.
Belediyeler halka “su tasarrufu yapın” derken, önce kendi şebekesindeki kayıp ve kaçakları azaltmak zorundadır. Elbette vatandaş dişini fırçalarken musluğu açık bırakmamalı, bahçesini bilinçsizce sulamamalı, suyu sınırsız bir kaynak gibi tüketmemelidir. Fakat bir şehirde arıtılan, pompalanan, enerji harcanarak depolara ve hatlara verilen suyun önemli bir bölümü vatandaşa ulaşmadan toprağın altında kayboluyorsa, orada mesele sadece bireysel tasarruf değildir. Orada ciddi bir yönetim sorunu vardır.
Tarım ve Orman Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün Kentsel Su Verimliliği verilerine göre Türkiye’de 2015 yılında yüzde 39 olan ortalama su kaybı oranı, yürütülen çalışmalarla 2024 yılında yüzde 31,6 seviyesine düşürülmüştür. Aynı sayfada büyükşehir ve il belediyelerinin su kayıplarını 2028 yılına kadar en fazla yüzde 25 düzeyine indirmekle yükümlü olduğu belirtilmektedir. Bu hedefin bile nihai hedef olarak görülmemesi, asıl amacın daha düşük kayıp oranlarına ulaşmak olması gerektiği ayrıca vurgulanmaktadır.
Bu veri bize şunu söylüyor: Gelişme vardır, ama hâlâ gidilecek ciddi bir yol vardır.
Bir evde açık bırakılan musluk israftır; ama bir şehirde patlak borulardan, eski hatlardan, basınç sorunlarından ve ölçülemeyen sistemlerden kaybolan su, yönetim zaafıdır. Vatandaştan damla hesabı isteyen belediye, önce kendi şebekesinde kaybolan tonların hesabını vermelidir.
Su kaybı sadece teknik bir mesele değildir. Aynı zamanda ahlaki, ekonomik ve çevresel bir meseledir. Çünkü kaybolan her metreküp su, aynı zamanda boşa harcanan enerji, boşa giden arıtma maliyeti, artan işletme gideri ve geleceğe bırakılan daha büyük bir yüktür. Bu yüzden belediyeler; ölçüm sistemlerini, uzaktan izleme altyapısını, basınç yönetimini, aktif sızıntı kontrolünü, kaçak bağlantı takibini ve düzenli altyapı yenilemesini lüks değil, zorunluluk olarak görmelidir.
İkinci eksen, su adaletidir.
Su yalnızca ekonomik bir hizmet değildir. Su, hayatın en temel ihtiyacıdır. Bu nedenle belediyelerin su politikası ne tamamen popülist vaatlere teslim edilebilir ne de yalnızca kuru bir maliyet hesabına indirgenebilir.
Dar gelirli bir aile için su faturası ciddi bir yük olabilir. Kalabalık haneler, yaşlılar, engelliler, sosyal destek alan aileler ve kırılgan gruplar açısından suya erişim, sosyal belediyeciliğin doğrudan konusudur. Buna karşılık lüks tüketim, ölçüsüz bahçe sulama, havuz doldurma, ticari kullanım ve israf da temel ihtiyaçla aynı kefeye konulmamalıdır.
Adil su politikası, suyu hesapsızca ucuzlatmak değildir. Adil su politikası, temel ihtiyacı korurken israfı caydırmaktır. Sosyal destek gereken haneye kolaylık sağlanmalı; ancak suyun sınırsız, bedelsiz ve tükenmez bir kaynak olduğu yanılgısı da büyütülmemelidir.
Çünkü suyu seçim meydanlarında kolay bir vaat malzemesine dönüştürmek de yanlıştır, suyu yalnızca piyasa mantığıyla ele almak da yanlıştır. Belediyenin görevi, suyu hem erişilebilir kılmak hem de korumaktır. Hem bugünün yoksulunu düşünmek hem de yarının çocuğunun hakkını savunmaktır.
Üçüncü eksen, iklim, kuraklık ve şehir planlamasıdır.
Bugün su meselesi yalnızca barajların doluluk oranıyla açıklanamaz. Bir şehirde su krizi çoğu zaman barajda başlamaz; yanlış imar planlarında, betonlaşmış zeminlerde, yok edilen yeşil alanlarda, dere yataklarına yapılan müdahalelerde ve geleceği hesaba katmayan büyüme anlayışında başlar.
Nüfus artıyor, şehirler büyüyor, iklim değişiyor, yağış rejimleri sertleşiyor. Bir yanda kuraklık korkusu, diğer yanda ani sağanaklarla gelen sel baskınları yaşanıyor. Aslında bu iki sorun birbirinin zıddı gibi görünse de çoğu zaman aynı plansızlığın sonucudur. Yazın susuzluktan endişe eden, kışın yağmurda sele teslim olan şehir bize aynı gerçeği söyler: Su yönetimi sadece baraj ve boru meselesi değildir; aynı zamanda şehircilik meselesidir.
Eğer bir şehirde toprağın suyu emeceği alanlar sürekli betonla kaplanıyorsa, dere yatakları yapılaşmaya açılıyorsa, yeşil alanlar azalıyor, geçirimsiz yüzeyler çoğalıyorsa, o şehirde yağmur bereket olmaktan çıkar, afete dönüşür. Sonra her sağanakta alt geçitler kapanır, yollar göle döner, bodrum katlarını su basar, esnaf zarar görür, vatandaş mağdur olur.
Bu yüzden belediyeler suyu yalnızca musluğa gelen bir hizmet olarak değil, kentin bütün planlama mantığını ilgilendiren stratejik bir mesele olarak görmelidir. İmar planı yapılırken su düşünülmelidir. Yeni yerleşim alanları açılırken su kaynakları hesaba katılmalıdır. Parklar, yollar, meydanlar, otoparklar ve konut alanları planlanırken yağmur suyunun nereye gideceği, zeminin ne kadar su geçireceği, dere yataklarının nasıl korunacağı düşünülmelidir.
Geleceğin belediyeciliği, suyu sonradan çözülecek bir altyapı sorunu olarak değil, baştan hesaba katılacak bir şehir planlama ilkesi olarak kabul etmek zorundadır.
Dördüncü eksen ise atıksu, yağmur suyu yönetimi ve altyapı cesaretidir.
Ne yazık ki siyasete ve belediyeciliğe popülist yaklaşanlar; su, yağmur suyu ve atıksu projelerine çoğu zaman sokakların ve caddelerin kazılması, vatandaşın geçici olarak rahatsız edilmesi ve gelecek seçimlerde oy kaybedilmesi endişesiyle yaklaşmaktadır. Bu tür projeleri olağan bir belediye sorumluluğu olarak değil, adeta büyük bir siyasi cesaret örneği olarak görmektedirler. Hatta bu projelere girişen belediye başkanlarını, gelecek seçimlerini riske attıkları için yanlış yapmakla nitelendirenler bile çıkabilmektedir.
Oysa mesele tam da burada başlıyor.
Gerçek belediyecilik, sadece bugün alkış alacak işleri yapmak değildir. Gerçek belediyecilik, gerektiğinde bugünün konforunu biraz zorlayıp yarının felaketlerini önleyebilmektir. Bir cadde birkaç ay kazılmasın diye yıllarca kanalizasyon sorununa, taşkına, kötü kokuya, dere kirliliğine, arıtma eksikliğine ve altyapı çürümesine göz yummak hizmet değil, ihmaldir.
Asfalt yeniden dökülür. Kaldırım yeniden yapılır. Trafik bir süre sonra normale döner. Vatandaş geçici sıkıntıyı unutur. Ama kirletilen dere kolay temizlenmez. Arıtılmadan doğaya bırakılan atıksuyun bedeli yıllarca ödenir. Yağmur suyu hattı yapılmadığı için her sağanakta yaşanan taşkın, şehre hem ekonomik hem sosyal maliyet çıkarır. Ertelenen altyapı, gün gelir çok daha pahalı, çok daha acil ve çok daha sancılı biçimde karşımıza çıkar.
Bu yüzden altyapı yatırımları “oy kaybettirecek cesaret” olarak değil, belediyeciliğin asli görevi olarak görülmelidir.
Elbette altyapı çalışmaları plansız, dağınık ve özensiz yapılmamalıdır. Vatandaş önceden bilgilendirilmeli, kazılar makul sürede tamamlanmalı, trafik akışı düşünülmeli, esnafın mağduriyeti azaltılmalı, kurumlar arası koordinasyon sağlanmalıdır. Aynı cadde defalarca kazılıyorsa bu da doğru belediyecilik değildir. Fakat altyapı zahmetli diye hiç yapılmıyorsa, bu daha büyük bir yanlıştır.
Yağmur suyu hattı, kanalizasyon yenilemesi, kolektör hattı, atıksu arıtma tesisi, içme suyu şebekesi, terfi merkezi, depo ve drenaj sistemi çoğu zaman görünmez hizmetlerdir. Bir belediye başkanı kilometrelerce boru yenilediğinde vatandaş bunu her gün görmez. Bir yağmur suyu hattı yapıldığında açılış töreni bir meydan kadar ilgi çekmez. Atıksu arıtma tesisi, bir sosyal tesis kadar alkış toplamayabilir. Ama şehrin geleceğini asıl bu işler korur.
Popülist belediyecilik bugünün alkışını arar. Sorumlu belediyecilik yarının güvenliğini düşünür.
Popülist belediyecilik kazılmamış caddeyi başarı sayar. Sorumlu belediyecilik, gerekirse caddeyi kazar ama şehrin geleceğini kurtarır.
Popülist belediyecilik görünene yatırım yapar. Sorumlu belediyecilik, görünmeyenin de hesabını verir.
Bugün şehirlerimizin ihtiyacı tam da budur: Suyu sadece faturadan, barajdan ya da musluktan ibaret görmeyen; kayıp-kaçağı azaltan, su adaletini gözeten, iklim gerçeğine göre plan yapan, atıksu ve yağmur suyu altyapısını ertelemeyen bir belediyecilik anlayışı.
Önümüzdeki yıllarda iyi belediye, yalnızca yol yapan, park açan, etkinlik düzenleyen belediye olmayacaktır. İyi belediye; su kaybını azaltan, yoksulun su hakkını koruyan, israfı önleyen, yağmur suyunu yöneten, atıksuyu arıtan, altyapıyı yenileyen ve şehrini kuraklığa hazırlayan belediye olacaktır.
Bir şehrin gerçek vizyonu bazen meydandaki tabelada değil, toprağın altındaki boruda saklıdır.
Çünkü musluktan akan sadece su değildir.
O musluktan bir belediyenin planlama aklı akar. Kamu kaynaklarına gösterdiği özen akar. Popülizme mi, sorumluluğa mı yaslandığı akar. Bugünü mü kurtardığı, yoksa yarını mı düşündüğü akar.
Ve en önemlisi, o musluktan bir şehrin geleceği akar.









