Halil MEMİŞ
“Kamu zararı çıkarsa öderiz” demek; hukuku bir ilke olmaktan çıkarıp, yakalanma ihtimaline bağlanan bir maliyet kalemine dönüştürmektir. Adaletin yerine muhasebeyi, meşruiyetin yerine şansı koyan bu cümle; kamu yönetiminde en tehlikeli alışkanlıkların başlangıç noktasıdır.
Tehlikeli Cümle
Kamu yönetiminde bazı cümleler vardır; sadece bir fikir değil, bir karakter beyanıdır. “Kamu zararı çıkarsa geri öderiz” cümlesi bunların başında gelir. Bu yaklaşım, idari işlemi daha baştan sakatlar. Çünkü hukuka uygunluk, sonradan telafi edilecek bir mali sonuç değildir; kararın doğduğu anın meselesidir. “Sonra öderiz” dediğiniz anda hukuku paraya, adaleti muhasebeye, meşruiyeti de şansa bağlamış olursunuz.
Bu cümle, masum bir “hata olursa düzeltiriz” refleksi değildir. Bu cümle, yanlışın kapısını aralayıp, faturayı geleceğe kesmektir. Kısaca: Hukuku ihlal etmeyi bir seçenek, tazmini de bir ödeme planı gibi görmektir.
Hukuk Risk Değil, Standarttır
Hukuka güven ve saygı, “yakalanmamak” üzerinden kurulamaz. Aksi halde kaçınılmaz olarak şu eşik normalleşir: “Yakalanıncaya kadar her türlü hukuka aykırı işlemi tesis edebilir miyiz?” Bu soru bir abartı değil; “sonra öderiz” zihniyetinin mantıksal sonucudur. Çünkü hukuku bir “yakalanma ihtimali” olarak gören akıl, doğru ile yanlışı tartmaz; avantaj ile dezavantajı tartar.
Devlet, tam da burada yıpranır. Kurumsal itibar, hesap verebilirlik ve kamu vicdanı “denetim gelir mi gelmez mi” sarkacına bağlanır. Kamu gücü, “emanet” olmaktan çıkar; “alan açılan bir fırsat”a dönüşür. Oysa kamu kaynağı, kamu yöneticilerine “kullan ve sonra hesapla” diye değil; kamu adına koru, ölçülü kullan, her an hesabını verecek şekilde yönet diye emanet edilir. Bu emanet algısı zayıfladığında, kamu yönetiminin en temel sermayesi olan güven de hızla erir.
İade, Haramı Sıfırlamaz
Bu noktada mesele yalnızca normlar hiyerarşisi, yetki, şekil, sebep, konu, amaç unsurları değildir. Mesele aynı zamanda şudur: Hakkı olmayan şeyi almaya tevessül etmek, harama el uzatmaktır. Sonra, iade edilmesi ön kabul olarak benimsense dahi, bu yaklaşım yanlışı doğruya dönüştürmez; yalnızca yanlışın maliyetini “hesaplanabilir” hale getirir. Dahası, “kamu zararı olursa öderiz” mantığı; hakkımız olmayan kamu kaynağını sanki kişisel bir finansman fırsatıymış gibi “kullanılabilir” görmek anlamına gelir.
İade, kötülüğün sigortası olamaz. Tazmin, adaletsizliğin makyajı olamaz. Çünkü etik olan, yanlış yaptıktan sonra bedelini ödemek değil; yanlışa hiç tevessül etmemektir. Kamu yönetiminde “niyet iyiydi” cümlesi, hukuka aykırılığı aklamaz; ancak ihlalin nasıl normalleştiğini anlatır.
“Küçük Esneme”nin Büyük Çöküşü
“Sonra öderiz” yaklaşımı sadece etik dışı değildir; aynı zamanda kurumsal bir çürüme modelidir. Aşamaları tanıdıktır:
Önce “çok küçük bir şey” denir.
Sonra “zaten bütçe var” denir.
Ardından “herkes yapıyor” denir.
Bir süre sonra “biz yapmazsak haksızlık olur” denir.
En sonunda da “yakalanmıyorsak sorun yok”a varılır.
Devlet dediğimiz yapı, büyük skandallarla değil; işte bu küçük kaymalarla ciddiyetini kaybeder. Hukuka aykırılık bir defa “telafi edilebilir” etiketiyle süslenirse, artık mesele “hukuk” olmaktan çıkar; “pazarlık” olur.
Sahadaki Fotoğraf: SDT ve Benzeri Alanlar
Bu zihniyetin sahada görünür olduğu alanlardan biri de personel ödemeleri ve sosyal haklar başlığıdır. Örneğin sosyal denge tazminatı gibi konularda, mevzuatın çizdiği sınırların “iyi niyet” gerekçesiyle zorlanması, uygulamada zaman zaman tartışma yaratır. Burada teknik ayrıntıya girmeye gerek yok; ana ilke basittir: Sözleşmeye yazmak, kanunun yerine geçmez. “Sonra iade ederiz” refleksi, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmaz; yalnızca ihlalin sonuçlarını yönetmeye çalışır.
Sorun şurada: Bu yaklaşım, kamu kaynağını “yanlış yapılırsa geri ödenecek kredi” gibi gören bir rahatlık üretir. Oysa kamu kaynağı, geri ödeme planına bağlanacak bir kredi değil; emanetin kendisidir.
Asıl Eşik: Hukuka Uygunluk mu, Yakalanana Kadar İdare mi?
Tartışma “ödenek var mı, bütçe kaldırır mı” seviyesini aşalı çok oldu. Asıl eşik şudur: Hukuka uygunluğu bir ilke olarak mı görüyoruz, yoksa bir yakalanma ihtimali olarak mı?
İdare, kendisini “nasıl olsa iade ederiz” psikolojisine teslim ettiğinde iki şey olur. Birincisi, adalet duygusu aşınır. Çünkü hak, “geri alınabilir” bir borç gibi görülmeye başlanır; oysa hak, en başta gözetilmesi gereken bir sınırdır. İkincisi, kurumsal güven erir. Bugün “telafi ederiz” dediğiniz şey, yarın “herkes yapıyor”a; sonra “bu da normal”e; sonra “yakalanmıyorsak sorun yok”a dönüşür.
Bu yüzden meseleye yalnızca denetim ve tazmin penceresinden bakmak yetmez. Hukuk, risk yönetimi aracı değildir. Hukuk, standardın kendisidir. Kamu gücü kullanan herkes için çıta budur. “Sonra öderiz” yaklaşımı ise çıtayı düşürür; hem hukukun hem vicdanın gözünde.
Son Söz: Emanetle Kumar Oynanmaz
Kamu kaynağı, “yanlış yapılırsa geri ödenecek” bir kredi değildir. Kamu kaynağı, emanetin adıdır. Bu emanet; kamu yöneticilerinin eline, kişisel takdir alanı genişlesin diye değil, kamu adına korunup adil ve ölçülü biçimde yönetilsin diye verilmiştir. Emanete “yakalanırsak iade ederiz” mantığıyla yaklaşmak; sadece hukuka aykırı değil, etik olarak da açık bir sapmadır. Adalet, sonradan telafiyle değil; baştan doğruyla kurulur.




