Halil Memiş / MİARGEM Başkanı
Belediyecilik konuşulurken ortaya bir “sihirli cümle” atılır: “Belediyeler bir adam asamaz, bir de para basamaz.” Söylenince sanki her şey açıklanmış gibi olur. Belediyenin sınırı çizilmiş, mesele kapanmıştır. Ne var ki bu cümle, gerçeği anlattığını sanarken çoğu zaman gerçeği örtmektedir.
Çünkü belediyeler elbette adam asamaz; para da basamaz. Ama belediyecilik, zaten bu iki uç örnekten ibaret olmadığı gibi, böyle tanımlanması da doğru değildir, hatta çok yanlıştır. Belediyeciliğin asıl sınavı; bir insanın hayatına dokunan yüzlerce gündelik talepte, küçük görünen ama hukuki sonuçları büyük işlemlerde verilir. Bir yolun açılması, bir parselin düzenlenmesi, bir dükkânın ruhsatı, bir cezaya ilişkin işlem, bir yardımın kime ve nasıl verileceği, bir taşınmazın tahsisi, bir alımın hangi yöntemle yapılacağı… Sorun tam da burada başlar: Hukuka aykırılık çoğu zaman yüksek sesli bir “suç” gibi görünmez; çoğu zaman “iyi niyetle yapılan usulsüzlük” diye kendini gösterir.
“Başkan İsterse Olur” Baskısı: Vicdan ve Hukuk Arasında
Tam da bu yüzden, yerelde en yaygın ve en yanıltıcı toplumsal kanaat şudur: “Başkan isterse olur.” Hatta daha ileri bir versiyonu da vardır: “Başkan istiyorsa her şeyi yapabilir; yapmıyorsa istemiyordur.” Bu kanaat, belediye başkanını yalnızca hizmet üretmeye değil, bazen hizmeti “ne pahasına olursa olsun” üretmeye zorlayan görünmez bir baskıya dönüşür.
Oysa belediyecilik “niyetle” değil, “nizamla” yürür. Belediye başkanı bir mahallede yol isterken de, bir esnafa kolaylık talep edilirken de, bir hemşehrinin “haklı mağduriyeti” anlatılırken de; yalnızca siyasi ya da vicdani bir değerlendirme yapmaz. Aynı zamanda hukuki bir rejimin içinde hareket eder. Bu rejim; yetki, usul, bütçe disiplini, kamu kaynağının kullanımı, ihalenin yöntemi, taşınmazın tasarrufu, personelin istihdamı, imar kararlarının sınırı, para cezasının şartı, yardımın kuralları gibi yüzlerce başlıkta “yapılabilir–yapılamaz” sınırlarını koyar.
Esasında sıkışma da tam burada başlar.
Vatandaş talebi çoğu zaman bu çizgiyi bilmez; bilmek zorunda da hissetmez. Hatta bazen çizgiyi bilmek istemez. Çünkü talebin doğası nettir: “Benim ihtiyacım var, çöz.” İhtiyaç gerçek olabilir, mağduriyet samimi olabilir, beklenti anlaşılabilir olabilir. Ancak belediyenin ve belediye başkanının hareket alanı, yalnızca “haklılık duygusu” ile genişlemez. Hukuk, duyguyla esnemez; usul, iyi niyetle yer değiştirmez.
Belediye başkanı bir yandan vatandaşın “hemen” beklentisiyle karşı karşıyadır; diğer yandan yaptığı her işlem, her imza, her talimat; cezaî, malî ve idarî sorumluluk doğurabilecek bir sonuçlar zincirinin parçasıdır. “Bir kere olur”, “şimdilik halledelim”, “bu seferlik göz yumalım” gibi ifadeler, belediyeciliğin en pahalı ifadeleri arasındadır. Çünkü kamu yönetiminde “istisna” çoğu zaman dosyaya, rapora, incelemeye, soruşturmaya ve kurumsal yıpranmaya dönüşür.
Bu yük, yalnızca mevzuat bilgisiyle taşınan bir yük de değildir. Belediye başkanının önüne kimi zaman bir talep değil, bir hayatın ağırlığı gelir. Vicdan “hemen çöz” diye bastırır; hukuk ise “doğru yöntemle” diye hatırlatır. Bu iki ses arasındaki gerilim, belediye başkanlığının görünmeyen yüküdür.
Üstelik bu baskı yalnızca vatandaş tarafından üretilmez. Siyasi rekabet, yerel gündemin harareti ve “hizmet” kavramının yalnızca görünür çıktılara indirgenmesi de aynı baskıyı büyütür. Böylece belediye başkanı, hukuki meşruiyet ile toplumsal memnuniyet arasında bir “sürekli test” yaşamaya başlar. Testin soruları değişir ama mantığı değişmez: “İsterse yapar.”
Bu noktada bir gerçeği açıkça söylemek gerekir: Belediye başkanı her şeyi yapamaz. Belediyenin de her şeyi yapma yetkisi yoktur. Yetki, sınırsız bir güç değil; hukukun çizdiği bir çerçevedir. Bu çerçeve, yalnızca “yasaklar listesi” değildir; belediyeciliğin adaletle, eşitlikle, denetlenebilirlikle ve sürdürülebilirlikle yürütülmesinin güvenlik şerididir.
Bu noktada şu cümleyi özellikle not etmek gerekir: Bu, “yapmayalım” demek değil; “doğru yöntemle yapalım” demektir.
Planlı Belediyecilik Neden Zor: Kurum, Güven, Sürdürülebilirlik
Bu çerçeveye uyulmamasının bedeli sadece kişisel sorumluluk da değildir. Daha önemlisi, kurumun refleksini bozar. Belediyenin “kurumsallaşma” dediğimiz omurgası, tam da bu çizgiye sadakatle oluşur. Kurumsallaşma; kişilerin iyi niyetine değil, süreçlerin güvenliğine dayanır. Kuralın kişiye göre değişmediği, usulün dönemsel baskılardan etkilenmediği, bütçenin bir “harcama listesi” değil “stratejik disiplin” olduğu, tedarikin aceleyle değil planla yürüdüğü bir düzen… Kurum böyle kurulur.
Oysa “başkan isterse olur” algısı güçlendiğinde; plan, program ve sistem geri çekilir. Çünkü her şey “anlık” çözülmek zorunda kalır. Anlık çözüm kültürü ise belediyeyi en kırılgan yerinden vurur.
Planlı iş yürütme zayıflar. İhtiyaçlar güncel baskıya göre belirlenir; öncelik, stratejik hedefe göre değil gündemin yükselen ateşine göre şekillenir. Bugünün gürültüsü ve telaşı, yarının aklının önüne geçer.
Planlı tedarik bozulur. Satın alma, yıllık program yerine “hemen lazım” listesine dönüşür. Bu dönüşüm yalnızca maliyetleri artırmaz; rekabeti, kaliteyi ve denetlenebilirliği de zayıflatır. En kritik risk ise şudur: Belediye, “işi yapmak” için “yöntemi esnetme” alışkanlığı edinir. Yöntemin esnetildiği yerde, sorumluluk da büyür.
Planlı yatırım sekteye uğrar. Yatırım kararları teknik ve mali rasyonaliteyle değil; görünürlük ve aciliyetle kurgulanır. Sonra da “yarım kalan işler”, “revizyonlar”, “ek ödenekler”, “gecikmeler” normalleşir. Normalleşen her sapma, bir sonraki sapmayı daha kolay hale getirir.
Planlı faaliyet anlayışı erir. Belediye, kurumsal hedeflerle değil tepkisel reflekslerle hareket eder. Kurum, yönetenin niyetine bağlı bir “anlık karar makinesi” gibi algılanır. Oysa belediyecilikte esas olan niyet değil; niyetin güvenli yöntemlerle hayata geçirilmesidir.
Bunların toplamı, sadece verimsizlik değildir; aynı zamanda güven kaybıdır. Çünkü hukuki sınırlar zorlandıkça, belediyenin “adil ve eşit” davranma kapasitesi zayıflar. Birine yapılan kolaylığın diğerine yapılamadığı, bazı taleplerin “yakınlık” ile hızlandığı, bazılarının “usul” gerekçesiyle beklediği bir tablo oluşur. Kurum, eşitlik iddiasını kaybettikçe; vatandaşın devlete, yerel yönetime, kurala güveni aşınır. O zaman talep daha da sertleşir: “Madem yapabiliyorsun, bana da yap.” Kısır döngü böyle büyür.
Bu yüzden burada konuştuğumuz şey, bir belediye başkanının kişisel dayanıklılığı meselesi değildir. Bu, toplumsal bir anlayış meselesidir. Belediyeyi “her şeyin çözüldüğü son kapı” olarak görmek; kısa vadede rahatlatıcı olabilir ama orta vadede yerel yönetimi işleyemez hale getirir. Belediye başkanını, hukuki düzenin dışına çıkmaya zorlayan her toplumsal baskı; aslında belediyenin kurumsal kapasitesini budar.
Toplumsal anlayış değişikliğine ihtiyacımız var.
Vatandaş, talebinin meşru olmasının yanında “hukuken mümkün” olup olmadığını da önemsemek zorunda hissetmelidir. Belediyenin bir kamu kurumu olduğunu, kamu kaynağı kullandığını, kamu gücü kullandığını, bunun da standartları olduğunu bilerek hareket etmek zorundadır. Çünkü “kural” belediyeyi yavaşlatmak için değil; adaleti, eşitliği, güveni ve sürdürülebilirliği korumak için vardır.
Belediye başkanı da bu gerçeği yalnızca kriz anında hatırlayan bir yönetici değil; baştan itibaren bunu anlatan, şeffaflaştıran, kurum içinde süreçleri güçlendiren, vatandaşla iletişiminde “usul ve hukuk” dilini normalleştiren bir lider olmak zorundadır. Çünkü en sağlam hizmet, “yapılmış” olan değil; “doğru yöntemle yapılmış” olandır. Unutulmamalıdır ki doğru yöntem, yalnızca bugün için değil; yarın için de belediyeyi ayakta tutar.
Bir belediye başkanının en zor sınavı bazen “yapmak” değil, “yapmamak”tır. Ama bunu anlatmanın yolu savunmacı bir dil değil; kurumsal bir açıklık, ortak akıl ve hukuki güvenlik kültürüdür. “Hayır” demeyi bir inatlaşma gibi değil; kurumu koruyan bir yönetim refleksi gibi anlatabilmektir.
Hukuk, belediyeciliğin fren sistemi değildir. Hukuk, belediyeciliğin direksiyonudur. Direksiyonsuz hız, hizmet üretmez; kaza üretir.
Yerel yönetimlerin artık kazaya değil, güvenli ve planlı bir yolculuğa ihtiyacı var. Çünkü gerçek belediyecilik; yalnızca “bugünü kurtarmak” değil, yarını da güvenceye almaktır. Hiç şüphe yok ki o güvence, ancak hukuki meşruiyetin çizdiği yolda mümkün olur.
https://x.com/HalilMemisTR
