Kent Çıkarı mı Parti Hesabı mı? Belediye Meclis Üyelerinin Sınavı

Halil Memiş | MİARGEM Başkanı

Bazı kentlerde sık karşılaşılan bir tablo var: Sandıktan bir belediye başkanı çıkıyor, belediye meclisinde ise çoğunluk başka bir partide kalıyor. Teorik olarak bunun adı “denge ve denetim”dir; demokrasinin sağlıklı işlemesi için önemli bir imkândır.

Ne var ki uygulamada, bu denge arayışı kimi zaman kentin ihtiyaçlarını önceleyen bir işbirliğine değil, karar süreçlerini tıkayan bir gerilim hattına dönüşebiliyor.

Stratejik yatırımlar gecikiyor, yıllardır savunulan projelere yalnızca “karşı taraftan geliyor” diye olumsuz oy verilebiliyor, meclis üyeleri kendi geçmiş tutumlarıyla çelişen pozisyonlar alabiliyor. Sonuçta da bu siyasi hesaplaşmanın bedeli, yerel hizmetlerde aksama olarak doğrudan yurttaşın karşısına çıkıyor.

Bu noktada temel soruyu sormak gerekiyor: Meclis üyesi, kime karşı siyaset yapıyor? Siyasi rakibine mi, yoksa temsil ettiği kente mi?

Meclis Üyesinin Asıl Sorumluluğu: Parti Rozetine Değil, Kente

Belediye meclis üyeliğinin kanunda yazılı bir “yemin metni” olmayabilir; ancak bu görevin doğal bir yükümlülüğü vardır: Kentin kaynaklarını, bugününü ve geleceğini gözetmek.

Meclis üyesi, belediye başkanının siyasi rakibi olabilir; bu, demokratik hayatın olağan bir parçasıdır. Zaten meclisin görevi sadece “el kaldırıp indirmek” değildir; başkanı denetlemek, sorgulamak, hatalı projeyi durdurmak da asli işlevler arasındadır.

Ancak pratikte çizgi şu noktada aşılabiliyor:

Bir proje,

1. Teknik olarak makulse,

2. Maliyet açısından yönetilebilir düzeydeyse,

3. Kent için stratejik ve uzun vadeli fayda üretiyorsa

ve buna rağmen;

1. Sırf “bizden değil” diye reddediliyorsa,

2. Bir sonraki seçimde başkanın başarısız görünmesi amacıyla özellikle kilitleniyorsa,

3. Meclis kürsüsü, hizmet ve çözüm üretme zemini olmaktan çıkıp yalnızca seçim propagandasına dönüşüyorsa,

o noktada artık sağlıklı muhalefetten değil, kent yararıyla bağdaşmayan siyasi tutumlardan söz etmek gerekir.

Kavramları yumuşatarak ifade etmek bazen durumu olduğundan hafif gösterir. Onun için söz konusu durumun adını net bir şekilde ortaya koymak gerekir: Kentin uzun vadeli çıkarını bile isteye zedeleyen her tutum, en azından kentle kurulan sadakat ilişkisini zayıflatan bir davranıştır.

Kamu Yararıyla Bağdaşmayan Tutumların Görünür Yüzleri

Bu tür olumsuz örnekler çoğu zaman yüksek sesli krizlerle değil, dışarıdan “normal” görünen oylamalarla karşımıza çıkar. Basit bir red oyununun arka planında, kentin geleceğini etkileyen siyasi hesaplar bulunabilir.

Bu tablo birkaç başlıkta sıkça kendini gösteriyor:

1. Stratejik planda veya bütçede öngörülen ya da sonradan ortaya çıkan yatırımları tıkamak

Stratejik plan, bir kentin 5 yıllık yol haritasını; öncelikleri, temel hedefleri ve ana yatırım alanlarını çerçeveleyen temel belgedir. Belediye bütçesi ise bu yol haritasının hayata geçirilmesini sağlayan mali araçtır. Normal şartlarda bu iki doküman, meclis ile belediye başkanının kent adına ortaklaştığı ana zemin olmalıdır.

Ancak pratikte, meclis stratejik planı çoğu zaman ne yazık ki “zorunlu bir prosedür” olarak onaylayıp, sonrasında aynı plana bağlı ya da sonradan ortaya çıkan kritik yatırım konularını siyasi gerekçelerle tıkayabilmektedir. Benzer biçimde, bütçe de teknik ve mali bir planlama aracı olmaktan çıkıp, siyasal gerilimlerin yansıtıldığı bir pazarlık alanına dönüşebilmektedir.

Özellikle şu durumlarda, kent yararıyla çelişen bir tablo ortaya çıkar:

a) Stratejik planda öngörülen veya sonradan gündeme gelen önemli yatırımlar, mecliste sürekli geri gönderiliyor ya da reddediliyorsa,

b) Hem plan hem bütçe görüşmelerinde, temsil edilen seçmen kitlesinin somut ihtiyaçları göz ardı edilerek “biz yok dersek olmaz” anlayışıyla süreç kilitleniyorsa,

c) Stratejik plan ve bütçe, sadece görünür ve oy getirici vitrin projelerine alan açmak için kullanılıyor; altyapı, ulaşım, çevre, afet hazırlığı gibi kentin hayati ama daha az görünür ihtiyaçları sistematik biçimde geri plana itiliyorsa,

ç) Altyapı ve uzun vadeli yatırımlara ayrılan ödenekler, teknik gerekçelerle değil, siyasi gerilim gerekçesiyle keyfi biçimde azaltılıyorsa,

d) “Başkan zora düşsün” anlayışıyla bazı bütçe kalemleri, kamu yararına rağmen siyasal hesaplarla budanıyor; sonrasında da bu durum “Bu yönetim hiçbir şey yapamadı” söylemine malzeme hâline getiriliyorsa,

burada artık yalnızca sağlıklı mali denetimden söz etmek mümkün değildir. Stratejik plan ve bütçe, kent için ortak akıl ürünü bir yönetim aracı olmaktan çıkıp, siyasi çekişmenin zemini hâline gelir.

Bu tür uygulamalar kısa vadede belli siyasi aktörlere avantaj sağlayabilir; ancak orta ve uzun vadede, belediye başkanından çok bizzat kentin geleceğini zora sokan bir sonuç üretir: Geciken altyapı yatırımları, ötelenen ulaşım projeleri, ertelenen çevre ve afet tedbirleriyle bedeli doğrudan kentliler öder.

2. İmar kararlarını siyasal pozisyona göre şekillendirmek

İmar, belediye meclisinin elindeki en etkili yetkilerden biridir. Kentin dokusu, altyapı yükü, afet riski ve yaşam kalitesi üzerinde doğrudan belirleyicidir.

Kamu yararıyla bağdaşmayan tutumlar özellikle şu noktalarda görünür hâle gelir:

a) Aynı yoğunluk artışına, “bizim dönemde” evet deyip, farklı siyasi dönemde sırf karşı taraftan geliyor diye hayır demek,

b) Bilimsel raporları, şehir plancılarının teknik görüşlerini geri plana itip, sadece siyasi pozisyona göre oy kullanmak,

c) Bir bölgede yatırımı durdurmak veya yavaşlatmak amacıyla planları teknik gerekçe olmaksızın uzun süre sürüncemede bırakmak veya reddetmek…

Bu kararlar, belki meclis tutanağında birkaç satır olarak kalır; ancak yıllar sonra sel baskınında, trafikte, depremde yıkılan binalarda, günlük hayatın bütün zorluklarında hissedilir.

3. Kurumsal hafızayı yok saymak

Yeni bir başkan göreve başladığında, meclis çoğunluğunun farklı partide olması sık görülen bir durumdur. Bu durumda kimi yönetimlerde refleks şu şekilde ortaya çıkar “Bizden önce yapılan her şey sorunludur.”

Bu bakış açısının sonucu olarak;

  • Yalnızca önceki yönetim başlattı diye, teknik olarak doğru ve kent için gerekli projeler iptal edilebiliyor,
  • Yılların emeğiyle hazırlanmış master planlar rafa kaldırılabiliyor,
  • Kurumun deneyimli teknik kadroları, geçmiş dönemde de görev aldıkları için dışlanabiliyor.

Oysa kente bağlılık, “bizden önce başlamış olsa da doğru ve gerekli bir işse devam ederiz” diyebilmeyi gerektirir. Önemli olan, projeyi kimin başlattığı değil, kentin o projeye gerçekten ihtiyaç duyup duymadığıdır.

4. Kriz dönemlerini hizmet değil, siyasal fırsat alanı görmek

Ekonomik daralma, afet, salgın gibi olağanüstü dönemlerde meclis için önemli bir tercih noktası ortaya çıkar:

a) “Bu süreci kent adına en az hasarla nasıl atlatırız?” diye mi bakılacak,

b) Yoksa “Bu kriz mevcut yönetimi yıpratmak için fırsata çevrilebilir” mi denilecek?

İkinci yaklaşım benimsendiğinde asıl bedeli, yönetenler değil, kırılgan gruplar öder: Yoksullar, işsizler, dezavantajlı kesimler… Krizi, yönetim değişikliği için araçsallaştırmak siyasal açıdan “taktik” gibi görünse de, yerel siyaset açısından kamu yararıyla çelişen bir çizgiye işaret eder.

Muhalefet Haktır, Engelleme Değil

Buradaki ince çizgiyi vurgulamak gerekiyor:

Her “hayır” oyu, kent aleyhine verilmiş bir oy değildir.

Tam tersine, bazı “hayır” oyları kentin yararı için verilmiş, son derece değerli ve sorumlu kararlardır. Örneğin:

1. Yüksek rant sağlarken altyapıyı kaldıramaz hâle getirecek bir imar artışına hayır demek,

2. Borç sarmalını büyütme riski taşıyan lüks projelere hayır demek,

3. Şeffaf yürütülmeyen, rekabeti ve eşitliği zedeleyen süreçlere hayır demek

meclis üyelerinin görevidir. Bu tür bir tutum, siyaset değil, doğrudan kamu sorumluluğudur.

Bu nedenle asıl mesele, oyun rengi değil, oyun gerekçesidir.

Meclis üyesinin kendisine sorması gereken temel soru şudur: “Ben bugün bu oyu kentin yararı için mi veriyorum, yoksa bir sonraki seçimde kullanabileceğim bir malzeme üretmek için mi?”

Bu soruya içtenlikle verilen cevap, meclis üyesinin kentle kurduğu sorumluluk ilişkisinin niteliğini de ortaya koyar.

Bu Kısır Döngü Nasıl Kırılabilir?

“Düzen böyle işliyor, yapacak bir şey yok” cümlesine sığınmak kolaydır; ancak yerel siyasetin kalitesini yükseltmek için atılabilecek somut adımlar da vardır. En azından şu dört başlık, kent siyasetinde nefes alanı açabilir:

1. Gerekçeli oy kültürü: Özellikle stratejik projelerde, meclis üyelerinin sadece “evet/hayır” demekle yetinmeyip oy gerekçelerini yazılı ve açık biçimde kayda geçirmesi, ilerleyen yıllar için önemli bir kurumsal ve vicdani hafıza oluşturur. “Hayır” diyen, resmen “neden hayır?” sorusuna yanıt vermiş olur.

2. Şeffaf meclis ve canlı yayın: Meclis oturumlarının kamuya açık, dijital ortamda erişilebilir ve düzenli yayınlanması, sadece popülist çıkışları değil, tutarlılığı ve teknik temelli konuşmayı da teşvik eder. Göz önünde olmak, hesap verebilirlik kültürünü güçlendirebilir.

3. Parti içi değerlendirme mekanizmaları: Siyasi partilerin kendi meclis üyelerini yalnızca “grup kararına uyup uymadıkları” üzerinden değil, “kentin lehine tutarlı, teknik ve kamu yararı odaklı karar alıp almadıkları” üzerinden değerlendirmesi gerekir. Kentle bağını zayıflatan ama genel merkeze “uyumlu görünen” meclis üyesi profili, uzun vadede partilere de zarar verir.

4. Kent hafızası ve sivil toplumun rolü: Sivil toplum örgütleri, meslek odaları ve yerel basın; meclis üyelerinin kritik oylardaki tutumlarını kayda geçirip kamuoyuyla paylaştığında, “nasıl olsa unutulur” rahatlığı azalır. Kim, hangi kararda nasıl bir pozisyon almış, yıllar sonra dahi hatırlanabilir hâle gelir.

Son Söz: Kent, Sandığa Sığmayan Bir Sözleşmedir

Sandıkta oy verilir, belediye başkanı ve meclis üyeleri seçilir. Ancak kent yönetimi, seçim gecesi tamamlanan bir süreç değil; beş yıl boyunca her meclis toplantısında, her bütçe görüşmesinde, her imar oylamasında yeniden yazılan bir ortak sözleşmedir.

Bu sözleşmenin tarafı yalnızca belediye başkanı değildir; meclis üyeleri de bu sürecin görünür ve sorumlu aktörleridir. Tarih, kentin hafızası ve yurttaşın gündelik deneyimi, başkan kadar meclisi de kaydeder.

Bir gün selde taşan bir dereye bakan yurttaş, “Bu alan nasıl imara açıldı?” diye sorma hakkına sahiptir.

Ya da depremde hasar gören bir binanın önünde, “Bu yoğunluk kararı neye göre alındı?” diye sorgulayabilir.

Bu soruların muhatapları arasında belediye meclis üyeleri de vardır. İsimler bazen resmî tutanaklarda, bazen kamuoyunun hafızasında, bazen de sadece o kentin gündelik hayatında sessizce yerini alır.

Kentin aleyhine sonuçlar doğuran kararlar çoğu zaman büyük tartışmalarla değil, küçük ama bilinçli tercihlerle ortaya çıkar.

Belediye meclis üyeliği tam da bu nedenle, parti rozetinden önce kente bağlılık ve kamu yararı sınavıdır.

Bu sınavın soruları meclis salonunda sorulur;
cevapları ise sokakta, yaşamın içinde okunur.

https://x.com/HalilMemisTR

Paylaş

Diğer Yazılar