6 Şubat’tan Geriye Kalan: Hatırlamak mı, Değişmek mi?

Halil MEMİŞ | MİARGEM Başkanı

6 Şubat’ta yitirdiğimiz canları rahmetle anıyor; anmanın, sadece hatırlamak değil, gereğini yapmak olduğunu vurgulamak istiyorum. 6 Şubat depreminin yıldönümüne her yaklaştığımızda, ülke olarak yine aynı duyguların etrafında toplanıyoruz: hüzün, öfke, çaresizlik ve kısa süreli bir farkındalık. Ne var ki bu duygu dalgası çekildiğinde geriye çoğu zaman aynı suskunluk kalıyor; tam da bu yüzden asıl soruyu sormaktan kaçmamalıyız: Biz gerçekten neyi hatırlıyoruz ve neyi özellikle hatırlamak istemiyoruz?

Depremler, doğanın insana attığı bir tokat değildir. Depremler; insanın plansızlığına, denetimsizliğine, ihmallerine ve ertelemelerine tutulan bir aynadır.
Bu aynaya bakmak cesaret ister. Çünkü baktığımızda, yalnızca yıkılan binaları değil; çürüyen karar süreçlerini, kâğıt üzerinde kalan planları ve sorumluluktan kaçan yapıları görürüz.

6 Şubat bize çok şey öğretti deniliyor.
Oysa daha dürüst olalım:
6 Şubat, bize bir kez daha ders vermeye çalıştı; ama biz yine not almadık.

Belediyeler: Yetki Var, Sorumluluk Erteleniyor

Yerel yönetimler, deprem gerçeğinin en ön safında duran kurumlardır. İmar planlarından ruhsat süreçlerine, yapı denetiminden kentsel dönüşüme kadar birçok başlık doğrudan belediyelerin görev alanındadır.

Ancak yıllardır şu alışkanlığı değiştiremedik:
Yetkiyi kullanmakta istekli, sorumluluğu üstlenmekte çekingen bir belediyecilik pratiği.

İmar planları çoğu zaman teknik bir belge değil, siyasal pazarlık alanı hâline geliyor.
Riskli yapı tespitleri “seçim sonrasına” bırakılıyor.
Kentsel dönüşüm, insan hayatını koruyan bir araç olmaktan çıkıp sosyal tepki yönetimi meselesine indirgeniyor.

Deprem bize şunu çok açık gösterdi:
Bir belediye, sadece yol yapan, çöp toplayan, park düzenleyen bir kurum değildir.
Bir belediye, gerektiğinde “hayır” deme cesaretini gösterebilen bir kamu otoritesi olmak zorundadır.

Merkezi İdare: Mevzuat Var, Koordinasyon Zayıf

Merkezi idare açısından sorun, mevzuat eksikliği değildir.
Türkiye’de deprem, afet, yapılaşma ve denetim alanında sayısız düzenleme vardır; mesele düzenleme eksikliği değil, bu düzenlemelerin bir yönetişim bütünlüğü içinde işletilememesi, kurumların sorumluluğu netleştirmek yerine dağıtması ve her büyük kırılmadan sonra yaşananların kurumsal hafızaya kaydedilip derslere dönüştürülememesidir.

Afet sonrası süreçlerde sıkça şunu gördük:
Yetki karmaşası, görev belirsizliği ve sahada karar alamayan yapılar.

Merkezi idarenin en büyük açmazı şudur:
Denetimi merkeze toplamak isterken, sorumluluğu dağınık bırakmak.

Oysa afet yönetimi; güçlü merkez, yetkin yerel, net sorumluluk zinciriyle yürür.
Bunlardan biri eksikse, sistem çalışmaz.

Vatandaş: “Bana Bir Şey Olmaz” Kültürü

Bu yazıyı yalnızca kamu kurumlarına yöneltmek kolaycılık olur.
Vatandaş olarak bizim de yüzleşmemiz gereken bir gerçek var.

Kaçımız oturduğumuz binanın ruhsatını, zemin etüdünü, yapı denetimini gerçekten sorguluyoruz?
Kaçımız “kaçak kat” söylentisini görmezden gelmeyi seçiyoruz?
Kaçımız riskli yapı tespiti dendiğinde ilk refleks olarak “şimdi sırası mı” diyoruz?

Deprem, yalnızca yönetenlerin değil; toplumun tamamının sınavıdır.
Ve bu sınavda, maalesef “bana bir şey olmaz” diyenlerin bedelini herkes ödüyor.

Alamadığımız Asıl Ders

6 Şubat’tan sonra birçok rapor yazıldı, birçok toplantı yapıldı, birçok cümle kuruldu.
Ama en temel ders hâlâ alınmadı:

Afetler olağanüstü hâller değil; bu coğrafyanın olağan gerçeğidir.

Olağan bir gerçek, olağan dışı yöntemlerle yönetilemez.
Geçici çözümlerle, kişisel iyi niyetlerle, günü kurtaran açıklamalarla bu mesele çözülemez.

Kurumsal akıl gerekir.
Hafıza gerekir.
Süreklilik gerekir.

Ve en önemlisi:
Sorumluluğu paylaşan değil, sorumluluğu üstlenen bir yönetim anlayışı gerekir.

Son Söz Yerine

6 Şubat’ı anmak yetmez.
6 Şubat’ı yalnızca hatırlamak da yetmez.

Eğer bu yıldönümünde gerçekten bir farkındalık yaratmak istiyorsak, şu soruyu kendimize sormalıyız:
Bir sonraki depremde yine “keşke” mi diyeceğiz, yoksa bugün “gerekeni” mi yapacağız?

Deprem takvimle gelmez.
Ama ihmal, her gün kapımızdadır.

Ve unutmayalım:
Afet, doğanın değil; yönetilemeyen risklerin sonucudur.

Paylaş